Bir İpte İki Cambaz 2
Bir İpte İki Cambaz
İki kanun kaçağı ile kralın öyküsü
(Ölüm Sanatı'ndan alınma / Kalbe Yolculuk - 3. Bölüm)
İnanç ve güven, ve aralarındaki farklılıklar üzerine
Bir zamanlar, tüm Hasid tarikatı kardeşlik içinde bir arada otururken, elinde piposu ile Haham İsrael aralarına katıldı. Çok dostça davrandığı için ona sordular:
"Anlat bize, sevgili Haham, Tanrı'ya nasıl hizmet etmeliyiz?"
Haham soruya şaşırdı ve dedi ki, "Ben nereden bileyim?"
Ancak sonra da onlara şu hikâyeyi anlattı: Kralın iki tane dostu vardı ve ikisi de bir suçtan dolayı mahkum edildiler. Dostlarına sevgisinden dolayı kral kendilerine merhametini göstermek istedi, ama onları serbest bırakamazdı çünkü bir kralın isteği bile kanundan üstün olamazdı. O yüzden şu fermanı çıkardı:
Derin bir uçurumun üzerine bir ip gerilecekti ve birbiri ardına bu iki adam ipin üzerinde yürüyeceklerdi. Karşı kıyıya hangisi ulaşabilirse onun hayatı bağışlanacaktı.
Kralın emri yerine getirildi ve dostlarından ilki sağ salim karşı kıyıya vardı. Hâlâ aynı noktada duran diğeri ona seslendi: "Söylesene dostum, karşıya geçmeyi nasıl başardın?"
İlk karşıya geçen geri seslendi:
"Ben şunun dışında hiçbir şey bilmiyorum: ne zaman bir tarafa düşecek gibi olsam, diğer tarafa abandım."
Varoluş ve Çelişki
Varoluş çelişkilidir; çelişki onun ta kalbinde yaşar. Çelişki zıtlıklar sayesinde yaşar, o zıtlıkların dengesidir. Ve bu dengeyi tutturabilen kişi yaşamın, varoluşun, Tanrı'nın ne olduğunu da anlayabilecek duruma gelir. İşin sırrı dengededir. Bu konuya dalmadan evvel birkaç şey var... İlk önce, biz Aristoteles mantığı ile eğitildik—o da düz, tek boyutludur.
Yaşam ise Aristoteles değil Hegel mantığı ile işler. Mantık düz değil diyalektiktir. Yaşam sürecinin kendisi diyalektiktir, yani zıtların buluşması—zıtların çatışması ve aynı zamanda buluşması. Ve yaşam bu diyalektik süreç içinde geçer: tezden antiteze, antitezden senteze—ve sonra yeniden sentez teze dönüşür. Tüm süreç baştan başlar.
Eğer Aristoteles haklıysa o zaman sadece erkekler vardır ve kadınlar yoktur, veya sadece kadınlar vardır ve erkekler yoktur. Eğer dünya Aristoteles'un dediği gibi olsaydı sadece ışık olurdu ve hiç karanlık olmazdı, veya sadece karanlık olurdu ve hiç ışık olmazdı. Mantık bunu gerektirirdi. Ya yaşam ya da ölüm olurdu ama ikisi birden olamazdı. Ama yaşam Aristoteles mantığı üzerine kurulu olmadığından içinde ikisini de barındırıyor. Ve aslında yaşam her ikisi sayesinde, zıtların sayesinde mümkün oluyor: kadın ve erkek, yin ve yang, gece ve gündüz, doğum ve ölüm, aşk ve nefret. Yaşam ikisini de içeriyor. Kalbinin derinliklerinde ilk hissetmen gereken şey işte budur—çünkü herkesin beyninde Aristoteles var. Dünyadaki tüm eğitim sistemi Aristoteles'a inanıyor—en ileri düzeydeki bilim insanları Aristoteles'u modası geçmiş saysa bile. O artık geçerli değil. Bilim Aristoteles'u aştı çünkü bilim varoluşa daha fazla yaklaştı. Ve şimdi bilim yaşamın mantık değil diyalektik üzerine kurulu olduğunu anlıyor.
Şöyle duydum. Nuh'un gemisinde sevişmenin yasaklanmış olduğunu biliyor muydun?
Tufandan sonra çiftler teker teker gemiden ayrılırken Nuh arkalarından bakıyordu. En sonunda dişi ve erkek kediler gittiler, peşlerinden bir sürü ufacık kedi yavrusu geliyordu. Nuh hesap sorarcasına kaşlarını kaldırınca erkek kedi ona dedi ki, "Sen bizim kavga ettiğimizi sanıyordun!"
Nuh herhalde Aristoteles mantığı güdüyordu; erkek kedi ise daha uyanıktı.
Aşk bir tür kavgadır, aşk aslında bir kavgadır. Kavga olmadan aşk var olamaz. Birbirlerine ters gibi görünüyorlar—çünkü biz aşıkların asla kavga etmemeleri gerektiğini düşünüyoruz. Mantık şöyle: birisini seviyorsan onunla nasıl kavga edersin? Bu çok açık gibi duruyor, aşıklar kavga etmemeli gibi görünüyor—ama ediyorlar işte. Hatta, onlar birbirleriyle çok samimi olan düşmanlar; devamlı kavga ediyorlar. O kavgadan adına aşk denen enerji fışkırıyor. Aşk sadece kavgadan, çatışmadan ibaret değil, bu doğru—bunlardan fazlası da var. Kavga var, ama aşk bunun üzerine çıkıyor. Kavga aşkı yok edemiyor. Aşk kavgadan canlı çıkıyor ama kavgasız da yaşayamaz.
Yaşama bir bak: yaşam Aristoteles veya Öklid'in öğretileri gibi değildir. Yaşama kendi kavramlarını yüklemezsen, her şeye olduğu gibi bakabilirsen, o zaman şaşkınlıkla göreceksin ki zıtlar birbirini tamamlıyor. Zıtların arasındaki gerilim yaşamın temelini oluşturuyor—yoksa yaşam yok olurdu. Ölümün olmadığı bir dünya düşün... Beynin "o zaman yaşam sonsuza dek var olacak" diyebilir, ama bu doğru değildir. Eğer ölüm olmazsa yaşam da yok olur. Ölüm olmadan yaşam var olamaz; ölüm ona gereken arka fonu sağlar, renk ve derinlik verir, ölüm ona tutku ve yoğunluk verir.
Bu yüzden ölüm yaşamın karşısında değildir—her şeyden önce—ölüm yaşamın içindedir. Eğer sahici bir yaşam sürmek istiyorsan nasıl devamlı sahici bir şekilde öleceğini de öğrenmelisin. Doğum ile ölüm arasındaki dengeyi sağlamalı ve tam ortasında durmalısın. Bu ortada kalma hali kalıcı olamaz: bir şeyi elde ettin de her şey bitti—bu demek değildir, sanki yapacak bir şey kalmamış gibi. Bu saçmalıktır. Kimse sonsuza dek dengesini koruyamaz, onu tekrar tekrar elde etmelisin. Bunu anlamak çok zor çünkü beyinlerimiz gerçek hayata uygulanması imkânsız bazı kavramlarla yoğrulmuştur.
Bir kez meditasyona ulaştın mı artık yapacak bir şey kalmadığını sanıyorsun, sanki hep meditasyon halinde kalacaksın. Bu yanlış. Meditasyon kalıcı değildir. O bir dengedir. Ona tekrar tekrar ulaşman gerekir. Onu elde etmekte gittikçe daha başarılı olacaksın ama elinde bir eşyaymış gibi sonsuza dek kalmayacak. Her an ona sahip çıkman gerekiyor—ancak o zaman senin olabilir. Gevşeyemezsin, "Ben meditasyon yaptım ve başka bir şey yapmam gerekmediğini fark ettim. Artık dinlenebilirim," diyemezsin. Yaşam dinlenmeye inanmıyor; o bir mükemmeliyetten diğerine doğru kesintisiz bir hareket. Bana kulak ver: bir mükemmeliyetten diğerine. Asla kusurlu değil, hep mükemmel, ama her zaman daha da mükemmeline ulaşmak mümkün. Mantık açısından bu sözler anlamsız.
Bir anekdot okumuştum...
Bir adam hesabı sahte parayla ödemiş olmakla suçlanıyordu. Mahkemede paranın sahte olduğunu bilmediğini iddia etti. Kanıtlaması için sıkıştırıldığında itiraf etti: "Çünkü o parayı çalmıştım. Sahte olduğunu bildiğim parayı çalar mıyım hiç?"
Bu savunmayı değerlendiren hâkim, mantıklı olduğuna karar verdi ve sahte para suçlamasını geri çekti. Ama yeni bir suçlama getirdi—hırsızlık.
"Tabii, parayı çaldım," dedi suçlu rahat bir tavırla. "Ama sahte paranın kanuni hiçbir değeri yoktur. Ne zamandan beri hiçbir şey çalmak bir suç oldu ki?"
Kimse bu mantıkta bir kusur bulamadığından adam beraat etti.
Ama mantık yaşamda işe yaramıyor. Paçayı o kadar kolay kurtaramıyorsun. Kanunun kıstırdığı kapandan kanuna uygun ve mantıklı bir şekilde kurtulabilirsin çünkü o kapan Aristoteles mantığından oluşuyor—aynı mantığı kullanarak kurtulabilirsin. Ama yaşamda mantık, teoloji, felsefe veya zekân sayesinde o kadar kolay kurtulamazsın—teori üretmekte çok başarılı olsan bile. Yaşamın içinden ancak gerçek deneyimler ile çıkabilir veya onu aşabilirsin.
Üç Tip Dindar İnsan
İki tip dindar insan vardır. Birincisi çocuksudur; bir baba figürü aramaktadır. Aynı zamanda olgunlaşmamıştır; kendine güvenmez, o nedenle bir şekilde bir Tanrı'ya ihtiyaç duyar.
Tanrı var olabilir veya var olmayabilir—bu önemli değil—ama bir Tanrı'ya ihtiyaç vardır. Tanrı orada olmasa bile tam gelişmemiş beyin onu uyduracaktır, çünkü az gelişmiş beyinlerin buna psikolojik olarak ihtiyacı vardır—Tanrı'nın orada olup olmaması bir gerçeklik sorunu değil psikolojik bir ihtiyaçtır. İncil'de Tanrı'nın insanı kendine benzettiği söylenir, ama tam tersi daha doğrudur: insan Tanrı'yı kendine benzetmiştir. İhtiyacın her ne ise o tür bir Tanrı yaratırsın, o nedenle Tanrı kavramı her devirde değişir. Her ülkenin kendine has bir kavramı vardır çünkü her ülkenin kendine has bir ihtiyacı vardır. Hatta, her insanın farklı bir Tanrı kavramı vardır çünkü onun da kendi ihtiyaçları vardır ve bunların tatmin edilmesi gerekir.
Birinci tip dindar kişi—sözde dindar kişi—aslında sadece az gelişmiştir. Onun dini din değil psikolojidir. Ve din psikoloji olduğunda bir rüyadan, bir istekten, bir arzudan ibaret kalır. Gerçeklerle bir ilgisi kalmaz.
Bir şeyler okuyordum... Küçük bir çocuk dualarının sonunu şu sözlerle getiriyordu: "Sevgili Tanrım, anneme iyi bak, babama iyi bak, kız kardeşime iyi bak ve teyzeme ve amcama ve büyük annemle büyük babama—ve, Tanrım lütfen, kendine de iyi bak yoksa hepimiz batarız!"
Çoğunluğun Tanrı'sı işte budur. Sözde dindar kişilerin yüzde doksanı az gelişmiş kişilerdir. İnanırlar çünkü inançsız yaşayamazlar; inanırlar çünkü inanç onlara bir tür güvenlik hissi verir; inanırlar çünkü inanç kendilerini koruma altında hissetmelerini sağlar. Bu onların kendi rüyasıdır, ama işe yarar. Yaşamın karanlık gecesinde, varoluşun zorlu kavgasında, böyle bir inanç olmayınca kendilerini yalnız hissedeceklerdir. Ama onların Tanrı'sı kendi özel Tanrılarıdır, gerçeklerin tanrısallığı değil. Az gelişmişliklerinden kurtulunca da Tanrıları yok olur.
Bu çoğu insanın başına gelmiştir. Geçtiğimiz yüzyılda pek çok insan dinsiz oldu—Tanrı'nın var olmadığını anladıklarından değil, yaşadıkları devrin insanları biraz daha olgun kıldığından. İnsanoğlu rüştünü ispat etti; insanoğlu biraz daha olgunlaştı. O nedenle çocukluktaki Tanrı, gelişmemiş beynin Tanrı'sı, artık geçersiz kaldı. Friedrich Nietzsche "Tanrı öldü" derken bunu kastediyordu. Ölen tanrısallık değil, az gelişmiş beynin Tanrı'sıdır. Aslında Tanrı öldü demek doğru olmaz çünkü Tanrı hiç yaşamadı. Tek doğru ifade tarzı Tanrı'nın artık geçerli olmadığı şeklindedir. İnsan kendine daha fazla güvenebilir—inanca ihtiyacı yok, inanca yaslanmaya ihtiyacı yok.
Bu nedenle insanların dine olan ilgisi gittikçe azalıyor. Kilisede olan bitene karşı kayıtsızlaştılar. Ona karşı o kadar kayıtsızlaştılar ki onunla tartışmıyorlar bile. "Tanrı'ya inanıyor musunuz?" diye sorsan "Fark etmez—var olup olmadığı önemli değil, hiç fark etmez" diyeceklerdir. Eğer sen inanıyorsan sırf kibarlık olsun diye "Evet, Tanrı var" diyeceklerdir. Sen inanmıyorsan "Hayır, Tanrı yok" diyeceklerdir. Ama artık bu konuda ateşli tartışmalar olmayacak.
Bu birinci tip din; bu tip yüzyıllardır mevcut ve gittikçe daha fazla modası geçiyor. Artık devri kapanıyor. Yeni bir Tanrı'ya ihtiyaç var, psikolojik olmayan bir Tanrı'ya; varoluşçu olan bir Tanrı'ya, gerçeğin tanrısallığına, gerçekle eşit olan bir Tanrı'ya. Hatta "Tanrı" sözcüğünden de vazgeçebiliriz—"gerçek" diyebiliriz, "var olan" diyebiliriz.
İkinci tip dindar insanlarda ise din korkudan kaynaklanmıyor. İlk din tipi korkudan kaynaklanıyor, ikincisi ise—o da uyduruk, yapay, sözde din—korkudan değil de uyanıklıktan kaynaklanıyor. Ortada teori üretip duran mantık, metafizik, felsefe konularına tamamen hâkim çok akıllı bazı kişiler var. Tamamen soyut olan bir din yaratıyorlar: aklın, zekânın, sanatın, felsefenin yarattığı güzel bir eser. Ama asla hayata nüfuz etmiyor, yaşamın hiçbir yerine dokunmuyor, soyut bir kavram olarak olduğu yerde kalıyor.
Bir seferinde Nasreddin Hoca bana dedi ki, "Ben asla olmam gerektiği gibi olmadım. Tavuk ve karpuz çaldım, sarhoş olup hem yumruklarımı hem usturamı kullanarak kavga ettim, ama bir şeyi asla yapmadım: bütün bu kötü ve çirkin davranışlarıma rağmen dinimden asla vazgeçmedim."
Şimdi bu nasıl bir din anlayışı oluyor? Yaşamının üzerinde hiçbir etkisi yok. İnanıyorsun, ama o inanç hayatına hiçbir etki etmiyor, onu hiç değiştirmiyor. Senin yaşayan bir parçan olmuyor, kanına girmiyor, onunla nefes alıp vermiyorsun, kalbin hiç onunla çarpmıyor—tamamen işe yaramaz bir şey olarak kalıyor. En fazla bir süs olabilir, ama asla senin bir işine yaramaz. Bazı günler kiliseye gidersin; bu bir formalitedir, sosyal bir gerekliliktir. Tanrı'ya, İncil'e, Vedas'a inanırmış gibi yaparsınız, ama aslında inanmazsın, samimi değilsindir.
Yaşamın inançsız sürer gider, yaşamın tamamen farklı bir yönde gelişir—dindarlıkla hiçbir ilgisi olmaz. İzle... birisi Hinduyum der, birisi Hristiyânım der, birisi Yahudiyim der—inançları farklıdır, ama yaşamlarını izlersen hiçbir fark olmadığını görürsün. Yahudi, Hristiyan, Hindu—hepsi aynı hayatı yaşarlar. İnançları yaşamlarını hiç etkilemez.
Aslında inançlar yaşamına dokunamaz, inançlar birer araçtır. İnançlar, "Yaşamın ne olduğunu biliyorum" mesajı vermeni sağlayan zekice tasarlanmış araçlardır—böylece sen rahatlayabilirsin, yaşam sana çok dert olmaz. Bir kavrama tutunursunuz ve o kavram yaşamı rasyonalize etmenizi sağlar. Böylece yaşam seni fazla rahatsız etmez çünkü tüm soruların tüm cevapları elindedir. Ama unutma... din kişisel olmadığı sürece, din soyut değil gerçek olmadığı sürece, onu köklerinde, ta içinde hissetmediğin sürece—kanın, canın haline gelmemişse—boşunadır, işe yaramaz. Bilgelerin değil filozofların dini olur.
Üçüncü tip söz konusu olduğunda... ve gerçek din budur, diğer ikisi dinin çarpıtmalarıdır, sahte dinlerdir. Ucuz, çok kolay, çünkü sizi zorlamıyor. Üçüncüsü çok zordur, zahmetlidir; müthiş zorlayıcıdır; yaşamını altüst eder—çünkü bu üçüncüsü, gerçek din der ki Tanrı'ya kişisel yollardan seslenilmelidir. Onu kışkırtmak ve seni kışkırtmasına izin vermelisin ve onunla anlaşmalısın; hatta, onunla çatışmalısın, kavgaya tutuşmalısın. Onu sevmelisin ve ondan nefret etmelisin; onunla dost olmalı ve düşman olmalısın; Tanrı deneyimini yaşayan bir olaya dönüştürmelisin.
Küçük bir çocuğun hikâyesini duydum... ve senden bu küçük çocuk olmanı rica ediyorum. O gerçekten akıllıymış... Ufak oğlan çocuğu bir Pazar günü okul pikniğinde kaybolmuştu. Annesi deliler gibi onu arıyordu ve az sonra çocuksu bir sesin "Estelle, Estelle!" diye seslendiğini duydu. Kadın hemen ufaklığın yerini buldu ve koşup onu kucakladı. "Neden bana anne değil de ismimle, Estelle diye seslendin?" diye sordu, çünkü çocuk daha önce onu hiç ismiyle çağırmamıştı. "Şey," dedi ufaklık, "'Anne' diye seslenmenin bir yararı olmazdı—burası anneyle dolu zaten."
'Anne' diye seslenirsen öyle çok anne var ki—ortalık onlarla kaynıyor. Kişisel bir hitap şekli bulmalısın, onu ilk ismiyle çağırmalısın.
Tanrı'ya da kişisel bir tarzda hitap etmezsen, ilk ismiyle çağırmazsan, o asla yaşamında bir gerçeğe dönüşmeyecektir. 'Baba' diye seslenebilirsin ama kimin babasından bahsediyorsun? İsa ona 'baba' dediğinde bu kişisel bir hitaptı. Bu sözcüğü sen kullandığında tamamen kişiliksiz oluyor. Hristiyan'ca ama kişiliksiz oluyor. İsa ona 'baba' dediğinde sözcük anlam yüklüydü; sen 'baba'dan söz edince anlamsız oluyor—sen varoluş ile hiçbir gerçek temasta bulunmadın. Sadece bir yaşam deneyimi—inanç veya felsefe değil—sadece bir yaşam deneyimi varoluşa kişisel bağlamda seslenmeni sağlayacaktır. O zaman kendisiyle yüzleşebilirsin. Ve varoluş ile yüzleşmediğin sürece sen sadece kelimelerle kendini kandırıyor olursun... içi boş, anlamsız, içeriği olmayan kelimeler ile.
Güven ve İnanç
Çok ünlü bir Sufi mistiği vardı, adı Şakik idi. Tanrı'ya o kadar derin, öylesine müthiş bir güven duyuyordu ki sadece bu güven sayesinde yaşıyordu. İsa müritlerine der ki: "Tarladaki şu nilüferlere bakın—hiç çaba göstermiyorlar ama yine de öylesine güzel ve canlılar ki Süleyman bile tüm ihtişamına rağmen hiç bu kadar güzel olmadı." Şakik bir nilüferin hayatını yaşadı. Bu şekilde yaşayan pek az sayıda mistik vardır, ama böyle yaşayan sıradan kişiler mevcuttur. Güven öyle tam, öyle sonsuzdur ki hiçbir şey yapmaya gerek kalmaz—varoluş senin adına her şeyi yapar: Hatta, sen yapsan bile aslında Tanrı yapıyordur onları; sen sadece yaptığını zannediyorsundur.
Bir gün bir adam gelip Şakik'i tembellik ve aylaklıkla suçladı ve ona iş teklifinde bulundu. "Sana hizmetlerin için para vereceğim," dedi adam.
Şakik şöyle dedi: "Beş tane çekincem olmasa teklifini kabul ederdim. Birincisi, sen iflas edebilirsin. İkincisi, hırsızlar varını yoğunu çalabilir. Üçüncüsü, bana ne verirsen ver helal etmeyeceksin. Dördüncüsü, eğer işimde hata bulursan muhtemelen beni kovacaksın. Beşincisi, sen ölürsen benim ekmek kapım da kapanmış olacak." "Şimdi," diye sözlerini tamamladı Şakik, "şöyle ki, benim tüm bu olumsuzluklardan arınmış bir Efendim var."
İşte güven budur. Yaşama güven o zaman hiçbir şey kaybetmezsin. Ama bu güveni doktrinlerden, vaazlardan, eğitimden, düşüncelerden elde edemezsin—bu güvene ancak yaşamı tüm zıtlıkları, tüm çelişkileri, tüm ikilemleri ile yaşayarak kavuşabilirsin. Tüm ikilemlerden sonra denge noktasına geldiğinde güven oluşur. Güven dengenin ruhu, özüdür.
Eğer gerçekten güvene kavuşmak istiyorsan tüm inançlarından vazgeç. Onların hiçbir yararı olmaz. İnanan bir akıl aptaldır; güvenen bir akıl ise tamamen zekidir. İnanan bir akıl gayet vasattır; güvenen bir akıl ise kusursuzlaşır. Güven onu kusursuz kılar.
İnanç ile güven arasındaki fark basittir. Ben kelimelerin sözlük anlamlarından bahsetmiyorum—sözlükte şöyle olabilir: inanç güven demek, güven iman demek, iman inanç demek—ben varoluştan bahsediyorum. Varoluşçu açıdan bakınca inanç ödünç alınır, güven sana aittir. İnanç inandığın bir şeydir ama hemen altında şüphe yatar. Güven ise çift taraflı değildir; tamamen şüpheden arınmıştır. İnanç içinde bir ayrım yaratır: beyninin bir kısmı inanır, bir kısmı reddeder. Güven tüm benliğinin bütünleşmesidir.
Peki eğer bunu yaşamazsan nasıl tüm benliğin ile güveneceksin? İsa'nın Tanrı'sı olmaz, benim tecrübemin Tanrı'sı size uymaz, Buda'nın tecrübe ettiği Tanrı da olmaz—bu sana ait bir deneyim olmalı. Eğer inançlara saplandıysan tekrar tekrar bu inanca uymayan deneyimler yaşayacaksın ve sonra beynin bu deneyimleri algılamama eğilimi oluşturacak çünkü seni fazlasıyla rahatsız edecekler. İnancını yok ediyorlar ve sen hâlâ inancına tutunmak istiyorsun. Sonra hayata karşı gittikçe körleşiyorsun—inanç gözlerini karartıyor. Güven gözlerini açar; güvenin kaybedecek bir şeyi yoktur. Güven, gerçek olan gerçektir anlamına gelir—"Ben istek ve arzularımı bir kenara koyabilirim, onlar gerçeği değiştirmiyor. Sadece dikkatimi dağıtıp beni gerçeklerden uzaklaştırıyorlar." Eğer bir inancın varsa ve bu inancın imkânsız olduğunu söylediği bir deneyimle karşı karşıya gelirsen, neyi seçeceksin—inancı mı deneyimi mi? Beyin inancı seçme ve deneyimi yaşamama eğilimindedir. Tanrı kapını çaldığı halde birçok fırsatı işte bu şekilde kaçırdın. Unutma ki sen gerçeği ararken yalnız değilsin—gerçek de seni arıyor. Çoğu kez eli sana neredeyse değecekti, çok yakınlaştı, ama sen omuz silkip döndün. Olay senin inancına uygun düşmüyordu ve sen de inancı seçmeyi seçtin.
Çok güzel bir Yahudi fıkrası duydum. Bir gece bir vampir kanını emmek üzere İrlandalı Katolik Patrick O'Rourke'un yatak odasına sızar. Annesinin ona anlattığı hikâyeleri hatırlayan Patrick, hemen bir haç alır ve onu vampire doğru sallar. Vampir bir an duraksar, hay Allah dercesine başını sallar ve sevimli bir ifade takınıp tam bir Yahudi aksanıyla şöyle der: "Eyvahlar olsun be çocuğum! Sen de amma yanlış vampire çattın!"
Şimdi, vampir Hristiyan olmuş olsaydı, iyiydi! O zaman haçı gösterebilirsin. Ama eğer vampir Yahudi ise o zaman ne olacak? İşte o zaman "Eyvahlar olsun be çocuğum! Sen de amma yanlış vampire çattın!" Eğer belli bir inancın varsa ve hayat onunla uyuşmuyorsa, ne yapacaksın? Hâlâ haç sallamaya devam edebilirsin—ama eğer vampir Yahudi ise, senin haçına itibar etmeyecektir. O zaman ne yapacaksın?
Hayat o kadar geniş ve inançlar o kadar küçük ki; hayat o kadar sınırsız ve inançlar öylesine minnacık ki. Yaşam asla hiçbir inanç ile uyuşmuyor ve eğer inançlarına zorla hayat vermeye kalkışırsan imkânsızı deniyor olursun. Bu asla gerçekleşmedi; eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Tüm inançlardan kurtul ve nasıl deneyim yaşayabileceğini öğrenmeye başla.
Kaynak: Osho, The Art of Dying (Ölüm Sanatı)
Bu metin, varoluşun kalbinde yatan çelişkiyi en derin haliyle açıklıyor. Aristoteles'in düz mantığı yaşamı anlatmaya yetmiyor—çünkü yaşam diyalektik, zıtlar üzerine kurulu. Aşk ve kavga, ölüm ve yaşam, denge ve düşüş... hepsi birbirinden ayrı değil, birbirine geçiyor. Osho'nun anlattığı Hasid hikâyesi de tam bunu gösteriyor: "Bir tarafa düşecek gibi olduğumda, diğer tarafa abandım." İşte denge bu. Bir kez kazanıp sonsuza dek sahip olunan bir şey değil—her an yeniden elde edilmesi gereken bir haldir.
Üç tip dindarlık ayrımı ise bomba gibi. Çocuksu korku dindarlığı, entelektüel ama cansız dindarlık, ve bir de gerçek din—yaşanan, kişisel, deneyime dayalı olan. Çoğumuz ilk ikisinin arasında takılıp kalmışız. Gerçek din teorilerle değil, Tanrı'ya "Estelle!" diye seslenebilmekle başlıyor. Kişisel, samimi, canlı...
Ve o inanç-güven ayrımı... İnanç ödünç alınmış, altında şüphe barındıran, bölünmüş bir akıl durumu. Güven ise bütünleşmiş, sorgusuz, yaşamın kendisine teslim olmuş. Şakik'in hikâyesi bunu mükemmel özetliyor. Güven, bir nilüfer gibi yaşamaktır—hiçbir çaba göstermeden ama varoluşa tamamen açık.
Pavan Sufiya

Yorumlar
Yorum Gönder